
herkes gitmek için bir sebep bulurmuş kalmak için bitince nedeni …

tekimizi anlatan bir şey … * üzünçlü bir ikindiydi kapının ardında içeride ben her nefesim sancılı nöbetler gibi hani sık sık yinelenen … günde, utanmış bir suskunluk dilimde, öznesince terk edilmiş cümleler ruhum, donmuş kaskatı ve önümde acemi diliyle bir yol tutmuş bana, kendinin bile gitmediği toprakların öyküsünü anlatıp duruyordu ... dinlemiyordum … ne gidilecek ne de kalınacak bir yeri yoktur kimilerinin ben artık bunu biliyorum … sen de bil, bir kapının kolunda sararıp soluyor artık sana sakladığım o papatya beyazı, ellerimin … düşlerim, zaten çoktan düşmüş eşikte yarayla dolu bak, hayallerimin dizleri kalbimse tek başına bir kız çocuğu hüznümün basamaklarında oturmuş susuyor öylece … üzünçlü bir ikindiydi kapıyı açtığımda günde, utanmış bir suskunluk … dilimde, öznesi firari cümleler hicranımın noktası yok şarkılar, sana yağmurlar, bana güceniyor … ve ah ! adını anmaya halim yok acın zaten yeterince seni tarif ediyor … * üzünçlü bir ikindiydi kapının ardında önümdeyse bu şehir sensiz, terk edilmiş bir ülke gibi duruyordu uzun zamandır karşımda ve kıyısında ben deniz eskisi bir sandal şimdi kim ne diyebilirdi ki bana kim ne diyebilir ki !!! küreklerimi kırarak söylediysem son sözümü, hayata … kalbim toplamış küllerini, esrik bir rüzgara savuruyor ruhumsa yaymış önüne yalnızlığımın nüfusunu sayıyor ama ne olur, ne olur kimse sormasın galiba yalnızlığımın kalabalığı, gecenin yıldızlarıyla yarışıyor … bense duruyorum, öncesindeyim bir yolun karşımda deniz gözlerim, okyanus ve her soluğum tek ezber şarkısı gibi martının yüreğimi ortadan ikiye bölen, acımasız bir çığlık ! ve ah ! bilmem ki nerededir çığlığın elleri ? uzanıp tutamıyorum ben hiç, ne yazık … ama olsun, yine de olsun ninnisinin sonunu duyamadan uyuya kalan bir çocuk gibi kalbim hala masum, ve tamamlayamadım yokluğunda bu öyküyü affet, yoruyordu her cümlenin sonuna düşen, uyaksız yalnızlığım lakin öğrendim, bütün şehirleri uykusunda sevip unutmakmış, kiminin de kaderi ve sana hak verdim, herkes gitmek için bir sebep bulurmuş kalmak için bitince nedeni … üzünçlü bir ikindiydi kapıyı açtığımda günde, utanmış bir suskunluk … önümde, beni avutmaya çalışan, yalandan iyimser bir yol öznesi firari cümleler dilimde işte uğurluyorum kendimi, anılardan başka bir kente ama yine de bil yine de bil ki, bir selamım durur, emanet bir selam ... yeryüzünün bütün istasyon bekçilerinde ... senin için senin için sevgilim … olur ya, bir gün işitirsen birinden, bir kez olsun bir el salla o boşluğa, yalnızca benim için benim için …
 Ne Giysek Yakışmıyor Hüzünden Başka
Yüzümüzü sulara bıraktık hayallerimizi sıvası dökülmüş duvarlara sardıkça yangınlar içimizi yoksul bir yaşamın cenderesinde yaralarımız üşüdü... Önce miydi, sonra mıydı, kar mıydı? yağmur muydu? bilemedik? üşüdükçe içimize çöktü sis...
Hep sancısını çektik kahreden hayatın ne giysek yakışmıyor hüzünden başka eğilip bakmaya korktuğumuz, sahipsiz mezarlara döndü içimiz. her akşam tanımadığımız bir hicran görmediğimiz bir ıstırap çaldı kapımızı...
Kalbimizi bir vefasız, ömrümüzü bir hayırsız aldı hayatın çıkmazında hep teselli aradık buruk gülümsemeler dindirebilir mi hüznü ah! Can? kime ne verebiliriz ki, gönül mü? ömür mü? can mı? mal mı? yok, yok yüreğimizden başka servetimiz
Her baktığımız göz yuttu gönlümüzü hançerini sapladı her tuttuğumuz el hangi adaya sığınsak ihanet kokuyor. nereye gidebiliriz ki ah! Can, yüreğimizden başka sokaklar çıkmaz sokak ömrümüzde, kahretsin...
Çıktığımız her yolculukta düştüğümüz her kalabalıkta ıssız bir kıyıda üşüdü ömrümüz yetim bir ruh, nemli gözlerle her gece sarılıp bir hayale, yalnızlığımızı alıp bastık bağrımıza...
kırgındık mevsimlerin koynunda, yaralıydık acılarla yattık, acılarla kalktık, bir ömür acılara acılar kattık kurudu gözpınarlarımız, karanlığı siper edip gözlerimize yüreğimizle ağladık.
Kimsesiz bir çocuğun yüreğine çizip resimlerimizi kayıp mezarlara gömdük, yüzümüze siper ettiğimiz gülüşleri ve yükleyip sevdalı bir kuşun kanadına anılarımızı ardında el açıp aşka ve acıya ağladık...
Hep yüreğimizde saklı tuttuk sevgimizi, gözlerimizde, yüzümüzün hüznünde saklı tuttuk... gökyüzünü doldurup soluğumuza isyanımızı kilometrelere zincirleyip kayıp bir vadide idam ettik geçmişimizi...
Gidenler dönmedi ah! Can solgun bir güz bahçesi renginde, boynu bükülü gelincikler gibi kaldık yaralı uçurumları birer birer koşarak boş yere yollara baktık, türküler yaktık kurudu gözpınarlarımız, yüreğimizle ağladık.
Yaralı bir ülkeyiz şimdi, terkedilmiş bir şehir nehir nehir acılar damlıyor bedenimize önümüzde dağ dağ uçurumlar ardımızda ölümün ayak sesleri nasılda acıyor hayatımız ahh! Can
Gurbet ki, kahreden yanımız acılara gömdüğümüz isyanımız derdimizi kime nasıl anlatırız, kimimiz var ki, lime lime yüreğimiz, ilmik ilmik gözyaşlarımızdan başka…
Hasret ki, göçmen kuşların kanadında taşıdığı gamdan bir dağ gibi oturmuş gözlerimize... buruk gülümsemeler dindire bilir mi hüznü ah! Can? kime ne anlatabiliriz ki, ağızdan çıkan her söz yaralıyor yüreğimizi....
bir selamım durur, emanet
 bir selamım durur, emanet yeryüzünün bütün istasyon bekçilerinde ... senin için sevgilim …
|